Blog

  • Terminoloji Yağmacılığı

    Sanatın, akademinin ve kurumsallaşmış yüksek kültürün korunaklı odalarında, uzun süredir sinsice yürütülen yapısal bir mülkleştirme vakasına tanıklık ediliyor, bu durum, sadece ekonomik bir artı değer gaspı değildir, çok daha derin, ahlaki ve varoluşsal bir hırsızlıktır, tarihsel olarak gerçek acılarla ve çıplak bir hayatta kalma mücadelesiyle ödenmiş kavramların, fildişi kule sakinleri tarafından kendi bencil varoluşlarını kutsamak adına yağmalanmasıdır, kendi dar, bireyci ve küçük sanatsal pürüzlerini dünyanın en büyük trajedisi gibi pazarlayan bu güruh, insanlığın ortak lügatine el uzatmaktadır, emek, çaba, sömürü ve hak gibi kavramlar, bu insanların içsel çölleşmelerini ve dürüst olmayan karakterlerini gizlemek için kullandıkları sahte birer kurban maskesine dönüştürülmüştür.

    Fantezilere ya da entelektüel mistifikasyonlara alan tanımayan sert bir toplumsal gerçeklik mevcuttur, bugün elitist kurumların koridorlarında saat ücreti yüksek dersler verenlerin ya da steril odalarında enstrüman icra edenlerin, kendilerini toplumsal düzenin en çok ezilen, en büyük varoluşsal çileyi çeken özneleri ilan ettikleri görülmektedir, bu, muazzam bir dürüstlük sorunudur, bir öğretmen, akademisyen ya da sanatçı olarak elde edilen ayrıcalıkların rasyonel bir karşılığı olabilmesi için, o dünyayı ayakta tutan somut, fiziksel ve dönüştürücü bir üretimin gerçekleşmesi gerekir, fabrikada ağır şartlarda çalışan, tarlada veya tersanede güneşe göğüs geren insanların ödediği somut bedel olmasa, elitlerin ne o steril alanlarının ne de sanatsal iddialarının bir hükmü kalır, yüksek kültür dünyası, o insanların görünmez kılınan hayatları üzerinden inşa edilmiş konforlu bir imtiyazı tüketirken, aynı zamanda o insanları entelektüel olarak küçümseyecek bir kibri beslemektedir.

    Bu narsistik ve elitist yaklaşımın asıl insani trajedisi, kendi içsel boşluğunu, bireysel tembelliğini ve üretemeyişini sömürülüyorum edebiyatının arkasına gizleme çabasıdır, bir konserin istenen estetik düzeye ulaşmaması ya da arzulanan lüks bir mülkü edinmek için biraz daha çalışmak zorunda kalış, asla varoluşsal bir acı ya da yapısal bir sömürü olarak nitelendirilemez, kendi bencil hayat kalıplarını, sanki insanlığın evrensel trajedisiymiş gibi kutsayanlar, sadece gerçek işçinin acısını görünmez kılmakla kalmazlar, kendi dürüst olmayan, çıkarcı karakterlerini de temize çekmeye çalışırlar, bu, fabrikada hakkı gasp edilen insanın elindeki son şeyi, yani kendi sömürüsünü haykıracağı o hakiki kelimeleri ve dilsel hakları gasp eden, kendi bencil varoluşuna kılıf uyduran süslü bir terminoloji hırsızlığıdır.

    İmtiyazlı sınıfların dünyasında iş, çaba ve insanlık, hayatta kalma zoruyla yapılan bir kölelik değil, tamamen kişinin kendi şahsi, ahlaki ve entelektüel tercihidir, eğer bir insan işini iyi yapmak için didiniyorsa, bu onun dünyaya karşı ahlaki ödevi ve kendi şahsi onur meselesidir, bu durum sisteme karşı bir mağduriyet argümanı olarak lügate sokulamaz, hem seçkinci düzenin nimetlerini sonuna kadar tüketip hem de kurban rolü oynayarak az kazanıyoruz, bu insanlar bizi anlamıyor diye ağlanan figürlerle dürüst bir entelektüelin hiçbir ortak zemini olamaz.

    Kendilerine çekilen her ahlaki sınırı, her haklı eleştiriyi sanata vurulan bir darbe, kendi lüks mülk taleplerini ise insanlığın kültürel mirasına adanmışlık olarak yutturmaya kalkışırlar, oysa dürüst olmayan bu karakterlerin yaptığı şey, bencil ve mikro düzeydeki hak arayışlarını makro düzeyde bir insanlık davası gibi satarak toplumsal vicdanı manipüle etmektir, bu, entelektüel dünyanın en ikiyüzlü, en narsistik illüzyonudur, kendi cebini, kendi konforunu ve kendi kibrini korumak için sanatı ve insanlığın ortak değerlerini kalkan yapanlar, paraziti oldukları o topluma kurtarıcı rolü taslayacak kadar aciz ve sahtekardırlar.
    Nitekim bu seçkinci aklın, kendisini deşifre eden her haklı eleştiriyi statüko savunuculuğu veya sistemi olumlama sığlığıyla savuşturmaya çalışması, entelektüel sefaletin en trajikomik zirvesidir, kendi lüks sitelerinin güvenliğinden, tarladaki işçinin gasp edilen hak arama lügatini yağmalayan bu konforlu devrimciler, sistemi koruyanların bizzat kendileri olduğunu göremeyecek kadar parazit bir körlük içindedirler, hakiki bir sömürünün çıplak gerçeğiyle yüzleşmek yerine, mesleki ahlakı ve insan olmanın getirdiği dürüstlüğü bile sistem yandaşlığı olarak yaftalamak, tam da bu parazitik zümrenin entelektüel iflasını simgeler, dolayısıyla, bu asalak konforu eleştirmenin sistemi övmek olduğunu sanan o cehalete ancak şu hatırlatılabilir, sizin fildişi kulelerinizde sahnelediğiniz bu sahte mağduriyet tiyatrosu, sistemi yıkmak bir yana, onun adaletsiz çarklarını yağlayan en kullanışlı ve en aciz illüzyondur

    Batuhan Çoşkun